onu terk edeceğimi anladığında, ellerinin mimikleri kontrolden çıktı. geri adım atmıyordu, ama parmaklarına söz geçiremiyordu. bir elini yukarı kaldırdı; “ben ne yaptım ki?” dercesine... ve hiç olmadığı kadar mantıklı, yerinde sorular sormaya başladı:
“beni neden kandırdın? neden hayatım boyunca yanında olacağına inandırdın beni?”
hiç bu kadar masum, bu kadar bağlı, bu kadar ehil olmamıştı. sanki bugüne kadar kendisine gösterilen tüm müsamahaları hiçe sayan o değilmiş gibi. daha yeni ağlamıştı; gözlerindeki makyaj akmıştı. film sahnesi gibi bir öfkeyle bavulunu toplamaya koyuldu. tek gözü bendeydi. ona “gitme” dememi bekliyordu. ama içindeki o çocuk —ehlileşmek nedir bilmeyen dağ insanı— bir yandan da, onu tutmamam için dua ediyordu.
şimdi gelelim asıl meseleye. bu terk edişin, bu gidişin ardındaki sebepleri birlikte düşünelim.
hayatınızda zaten hiç bir zaman tam anlamıyla var olamayacak birinin, kapıyı çarpıp çıkışının sesi hâlâ uzay boşluğunda yankılanırken... birlikte gittiğiniz ilk sinema bileti, ortak hayatın getirdiği o karmaşa, ve yıkanmayı bekleyen kirli çamaşırlar hep yerli yerinde durur.
yine de... yalnızlık bana çok yakışıyor, değil mi?