Wednesday, December 9, 2020

yerini beğenmemiş çiçek-2

sen yerini beğenmemiş çiçeğim,

benim gölgemden mi açamadın, yoksa güneş hiç mi doğmadı bize?

hiç mi tohum verdiremedim sana, hiç mi sevmedin beni?

biliyorum sevmedin benim huyumu


ama bende ne senin ilgi arsızı yapraklarına yetecek toprak vardı,

ne de su.

Sunday, November 1, 2020

diyarbakır havalimanı

yıllar evvelinde bir iş seyahatine gittiğim diyarbakır havalimanında, anneme götürmek üzere hazırlattığım tatlılardan fıstıklı olanından bir parça alıp ağzıma attım. herkes bana baktı, meğer, ben ramazan olduğunu unutmuşum, o an hatırladım.
sonra bir de kaymaklısından yedim.

yanımdaki kadın, ben yedikçe “cıkcıkcık” sesleri çıkarıp yadırgar bakışlar atıyordu. benim, tatlıyı yedikçe yiyesim geliyordu. elim bir ara cevizli olanlara gittiğinde, kendi kendime “bir de çay olsa nasıl gömülür köftehor” diye düşündüm. yandaki büfeden bir çay aldım. artık birer parça değil, kutu açık vaziyette bam güm gömüyordum tatlıyı. kutuya sıvanmış kaymağı, tatlının ucuyla sıyırırken, çevrede vatandaşlar beni huzursuz şekilde izliyordu. bir ara içlerinden birisi “ayıptır, edep ya hu” diye söylendi. çevremde birden bire halka oluşmaya başladı. kalabalık git gide artıyordu, ben kadayıfları bitirmiş bülbül yuvasını boğmaya başlamıştım.

uçağın anonsu yapılmıştı, ama umrumda değildi, artık büsbütün, herkesin yuhlamaları arasında tatlıları yiyordum.uçak kaçtı, insanlar bana bozuk para, ellerindeki çöp, su şişesi vb fırlatmaya başladılar. 

içim o kadar sıkılmıştı ki, kendimi durduramıyor, coştukça coşuyordum. 

tam bir kaos hakimdi diyarbakır havalimanına. 

bir an, üstümdeki takım elbisenin arkasında bir hareketlenme farkettim. sırtımdan çıkan bir şeyler ceketimi yırtmaya başlamıştı. kanattı bunlar, herkes “adama bakın, kanatlanıyor” diye bağırmaya ve kaçmaya başladı. şöbiyet kutuları bir tarafa, ben bir tarafa savruldum.

2014, eylül günü, diyarbakır havalimanından kanatlarımla ayrıldım.

richard’ın damadı,
tunalı hilmi caddesi, ekim 2020.

yerini beğenmemiş çiçek

seni istememeyi o kadar istiyorum ki, karşı cephemde hem sen, hem hislerim, hem de bütün dünya varken ben yine de miğferimi düzeltip silahıma kurşunu sürüp, süngümle taaruza geçiyorum. nasıl sağ çıkacağız bundan? öylesine yabani bir çiçeksin ki, öylesine sana dokunamıyorum ki.

savaşımın neyle olduğunu hiç bilemiyorsun. 
sana ulaşamıyorum.
duvarlarını yıkamıyorum.

çaldığım bütün kapılar bir bir yüzüme kapanıyor.

kimseye anlatamıyorum.
kendim olamıyorum.

muhteşemliğin içerisinde, bütün bedenimi ve ruhumu esir almış bir çürüklüğün ortasındayım.

Tuesday, June 16, 2020

rezidanslar

2000'li yıllardı, ilk insanlara "şehirden uzak, ayrıcalıklı bir yaşam" mottosuyla reklamları pompalamaya başladıkları zaman. öncelikle şehire nispeten yakın arazileri köylülerden "buralar bir işe yaramaz" diye aldılar. sonra politik güçlerini kullanan patronlar oralara yol getirtti, imara açıldı. insanları bankaralara 15-20 yıl borçlandırıp rezidanslar sattılar. artık insanlar o "basit ve paçavra" evlerde yaşamak yerine şehirden uzak ama 5 metre kare giyinme odası olan evlere sahip, güvenlikli (bu arada güvenlik de yine aynı sistemin aç bıraktığı kişilerden sitede oturanları koruyor) ve dikenli tellerle çevrili siteler kurdular.

adı da güzel seçilmişti; rezidans. yani artık evde oturmuyodunuz, rezidıns'da oturuyordunuz.

15 yıl boyunca borçlandırılan kişiler bu borçları ödeyip banka ve mütehhitleri zengin yapınca yeni bir sistem gerekti. bunun ise reklamlarda adı çoktan kondu "şehrin içinde ayrıcalıklı bir hayat" reklamların alt metni her zaman aynıydı; 
"eğer bizim rezidanslarımızda oturmuyorsanız yaşadığınız hayat bir paçavradan, köpekten farksız"


insanlardan şehir içindeki evlerini "sizin bu evleriniz artık para etmez" diye alıp yıktılar, devasa rezidanslarını oraya diktiler, bir 15 yıl daha insanları borçlandırdılar.

utanç verici bir sistemin içerisinde şehirleşmenin en çarpık, en doğa katili düzenine uyum sağladık.

Thursday, June 11, 2020


belki de elinizde tuttuğunuz bir çalı parçası değil de kalbi, beyni ve hisleri olan bir canlıdır?

bunun adı phasmatodea, yani türkçe'deki adıyla çalı çekirgesi. bugünlere gelmesini sağlayan yegane özelliği ise çok basit; bir çalıya benzemek.

mali, 2020

Sunday, April 26, 2020

hasretinden prangalar eskittim

"seni" demiş ahmed arif, "anlatabilsem seni,
yokluğun, cehennemin öbür adıdır,
üşüyorum, kapama gözlerini."

sonra da eklemiş; "hasretinden prangalar eskittim"


neoliberalizm'e komünizm steteskopu


karl marx, üretim araçlarının komün tarafından sahiplenilmesi gerektiği teorisini, kapitalizmin zayıf yanlarını teşhis ederek, bu zayıf tarafların hiçbir zaman bertaraf edilemeyeceğini, bu yüzden de üretim araçlarının el değiştirmesinde devrimci bir yaklaşımda bulunulması gerekliliğini benimsemiştir. keza, dünya tarihinin ev sahipliği yapmış olduğu sosyalist değişimler de reformlarla değil, pek çoğu kez devrimlerle gerçekleşmiştir.

kendisi, kârı, emek soygunluğunun afilli bir tanımlaması olarak görmüş, imtiyaz ve sermaye sahiplerinin her zaman kârmarjı maksimize etmesini, emeği üreten kişilere ederinden daha az karşılık verilmesi üzerine teorilendirmiştir.

komünizm'i muhteşem bir dünyada, muhteşem şartlar altında, muhteşem bir toplum için muhteşem bir çözüm olarak varsayarsak, bugün içerisinde bulunduğumuz konumun sorunlarını anlamak için marx’ı anlamanın bir tercihten çok zaruriyet olduğunu konusunda reformist özgürlükçüler hemfikiriz. komünist felsefeyi, liberal ekonomik düzeni iyileştirmek ve özgürlükçü sosyalist düzen ile ilgili genel geçer kuramlar kullanmak için bir teşhis aracı olarak görebiliriz. örnek olarak;

  • işçi emeğinin karşılığının adil belirlenmesi ve refah dağılımının yapılmasında sosyalist-neoliberal sınırların kanunlarca korunmasına yönelik doktrin çalışmalarının yapılması

  • liberal ekonomilerde uzun vadeli borç, büyüme eğrisi ve kısa vadeli borç döngüsünün yarattığı doğal resesyon, depresyon ve genişleme iniş çıkışlarının optimize edilmesi üzerine borçlanma ve büyümenin kapitalist bir yaklaşımdan çok, reformcu bir sosyalizm ile belirlenmesi

  • işçinin, yaptığı işi hissetmesi ve inandığı şeyi yaratması gerekliliğini, meslek okulları tarzında ayrımların çok daha erken yaşta yapılmasına zemin hazırlama ve bununla paralel bir eğitim reformu

  • fazla üretim hedeflerinin yine reformist neoliberal bir yaklaşımla, seviye ile paralel şekilde artan bir biçimde vergilendirme dilimleri ile zorunlu fazla mesai, zorla çalıştırma gibi kaba kapitalist eğilimlerin törpülenmesi ve bu yolla elde edilen iratların, insanların tembellik hakkı kullanması hususunda kullanılması, dolayısıyla reaktif bir döngü olarak gereğinden fazla üretmemek-tüketim optimizasyonu sağlamak

gibi reformist yaklaşımlar aracılığı ile komünist felsefeyi, kapitalizmin temel sorunlarının optimizasyonunda tedavi olarak kullanmamak için hiçbir neden yoktur. daha evvel de belirttiğim gibi, komünist ütopyacıların göz ardı ettiği insanın bireyselciliğe yatkınlığı, kişiselleştirme arzusu, hoşgörü ve özsahiplik ilkeleri ile eşitlik, refah paylaşımı gibi kuramlar sentezlenilerek reformist neoliberal bir yaklaşım hem ütopyadan uzak, hem de uygulanabilir bir sosyal devlet anlayışı ile günümüz dünyasında bir doktrin olarak kullanılabilir.





Saturday, April 25, 2020

13 temmuz 1977 - new york elektrik kesintisi

13 temmuz 1977 akşamı, new york üzerinde etkili olan yağmur ve rüzgarlar yoğun bir elektrik fırtınasına neden oldu. eyaletin üzerinden güneydoğuya ilerleyen kara bulutlar akşam saat 20:40 civarında çok şiddetli bir yıldırım düşmesine vesile oldu.

bir bir sönen sokak ışıklarını, kapanan televizyonlar, kararan gökdelenler ve nihayetinde tamamiyle karanlığa gömülmüş bir şehir silüeti seyretti. kesinti anında halkta bir paniğe neden oldu. izlediğim videolarda tanıklar "elektrik kesintisinin ardından önce karanlık, yaklaşık 1 dakika sonra ise şehirde yankılanan bir çığlık seli geldi" diye anlatıyor. zincirleme reaksiyon ile yayılan panik öncelikle çığlıklara ardından ise özellikle fakir bölgelerde yağma, tecavüz, kundaklama ve cinayetlere dönüşmüş.

evet doğru okuyoruz; 1977 de new york sokaklarında yağma, tecavüz ve kundaklama. 25 saat süren elektrik kesintisi, şehri bir gecede bir kaosa gömmüş. öyle ki, tecavüzler sonucu, hadiseden 9 ay sonra bebek doğumları peak yapmış.

amerikan toplumundaki "felaketlere hazırlık" topluluk fenomenlerini biliyoruz. nüfusun, özellikle kırsal ve "county" olarak tabir ettiğimiz merkezlere uzak ilçelerde yaşayan kısmının ciddi bir çoğunluğunda felaketlere ve "dünyanın sonu" gibi katastrofobik şeylere hazırlanma güdüsü çok yüksek. eskiden beri varolan "kovboy kültürü" olarak takma isim koyduğumuz kişisel alan, özel mülkiyet, kişisel silahlanma düşkünlüğü gibi olguların bu derece yüksek olmasının stimülatörlerinden birisi de bu toplumsal fenomendir.






Friday, April 24, 2020

diyalektik ve tarihi materyalizm üzerine notlar

stalin, sosyalizmin, insanlık için daha iyi bir gelecek hayalinden, bilime dönüşmesini şu şekilde tanımlandırıyor;

1- birbirinden ilintisiz, üst bir varlığın ve zihnin, açıklanamayan şeylerinin, şey'e dönüştürülme süreci bilimin inceleme konusudur, yani idealizme göre ilkil tutulan zihin ve algı, materyalist felsefe ile ikincil duruma alınmalı ve aslolanın materyal olduğu kabul edilmelidir.

2- materyalist olgular arası etkileşim ve bağ, tesadüfler zinciri olarak varolmayıp, şey'ler arası olgularla birbirine bağlıdır. varoluş, bu şekilde birbirine bağlı iken, toplumsal yaşamı bu varoluş kuramlarından farklı düşünmek imkansızdır.

3- ikinci maddede bahsedilen bu bağ, toplumsal varoluşu da bir tesadüfler yığını olmaktan çıkarıp bir bilime dönüştürür.

4- kesin bilimler yükselip geliştikçe, bu toplumsal yaşam olguları ve diğer bilinmezlikler de gün yüzüne çıkacak, dolayısıyla "kendiliğinden şey"ler "şey"lere dönüşecektir.

bütün bunlar sonucunda stalin şu kurama varır; "sosyalizm, pratik faaliyetinde kendine tesadüfi saikleri değil, toplumun gelişme yasalarını, bu yasalardan çıkarılacak pratik sonuçları klavuz edinmelidir".

lenin'in sosyal demokratlık ve enternasyonel fikirlerin artık geçersiz olup bolşevizm ve yeni haliyle komünizm fikirlerini ortaya koyduğu doktrinleri hatırlayalım. yani, feodalite yıkılıp sosyalizm gelebiliyor, padişahlık yıkılıp demokrasi gelebiliyorsa, bugün bilindiği anlamdaki kapitalizm yıkılıp yerine toplum olgularına uygunlukta liberal bir sosyalizm gelmesi de mümkündür.

Thursday, April 23, 2020

bazı sokaklar


bizler sheraton'ın gölgesinde büyüyen çocuklarız.

ankara,2019

ilk drone fotoğrafım.





Tuesday, April 21, 2020

ev

sana geldiğimde eve gelirdim
hep hoşgelirdim
anneannemin kavurduğu soğan kokusundaki yemek
geç saatlere kadar izlediğimiz haberler
sabah kalkışımdaki merakla beklediğim çizgifilm

ilk okuduğum kitap,
ilk anlamlandırdığım kelime idin.

binlerce kilometre yol oldun
ben gittiğimle kaldım
sen gittiğinle.

Thursday, April 16, 2020

ışık zaman - 1

sigaramı ağzına kadar zaten dolmuş olan küllüğümde söndürdüm, saat sabahın dördü olmuş, hava aydınlanmadan hemen önce yaşanan huzur ve huzursuzluk arasında gidip gelen hissiyatı yaşıyordum. çankaya, bir eylül akşamına yaraşır şekilde sabah serinliğine bürünmüş, yine de henüz yazın etkisinden kurtulamamıştı.

koltuğa yaslandım, gerindim. yarın dizgiye yetiştirmem gereken haberleri bitirdim. süleyman demirel yine zehir zemberek açıklamalar yapmış da, ekmeğe zam bekleniyormuş da, bilmem ne... büyük harflerin hiçbirine dikkat etmemişim, zira büyük harflere özenecek kadar önemli şeyler anlatmıyorum, normal insanlar tarafından bilinen normal zırvalar işte.

"yeter" dedim içimden, geri kalanı da sabah uyanınca bitiririm. erteleme hastalığına çocukluğumda yakalanmıştım, babamın biyolojik mirasçısı olarak. alkolik, viski düşkünü, ama çevresince çok sevilen babam, annemi de kanser hastanesine götürüp tedavisini geciktirdiği için kısacık zamanda kaybetmiştik. zaten sonra sevgilileri ile dolu dizgin bir hayat sürmeye devam etmişti, yani anlayacağınız, üşengeçliği ona "muhteşem" bir hayat olarak geri dönmüştü. ben de hep yapacağım işleri erteliyorum, üçüncü katta oturan hemşire elif ile olan karşılaşmalarımızda ona "günaydın" demeyi hep erteliyordum, "şu ana kadar bir sorun yaşamadım, demek ki doğru yoldayım" diye düşünüyordum.



sabahları uyanıyorum, tıraşımı düzgünce oluyorum ve kolonyayı sürüyorum. genellikle şık giyiniyorum, çok sigara içiyorum geceleri ise viski içiyorum. genellikle siyah gömlek giyiyorum. yolda gördüklerimle genellikle selamlaşıyorum, işyerim kızılay'da, çankaya çevre sokak'tan oraya kadar yürüyerek gidiyorum. her sabah aynı bakkala girip aynı sigarayı alıyorum, kaldırımın aynı tarafından yürüyüp aynı yaya geçidinden karşıya geçiyorum. hemen köşedeki poğaçacıdan kahvaltısını alan kadını her sabah görüyorum. ikinci sigaram bitmeye yaklaştığında son virajı alıyorum, insanlar arasından geçerek çalıştığım binaya geliyorum.

devlet asaletindeki gri binaları, daha sonradan şehrin bütün silüetini oluşturacak, bu isim ona yapışmış şekilde kalacaktı.

gri şehir ankara.


o sabah, kedimin su kabını doldururken, radyodaki spikerin sesinin gerginliğini hissettim ve tuhaf bir şeyler olduğunu düşündüm. her sabah dinlediğim spiker, akıcılığını kaybetmiş, bu sabah haberleri sunarken duraksıyor, sanki okuduğu şeylerin doğruluğundan emin olmaya çalışıyordu. kapıyı açtım ve üçüncü kattaki neriman hanım'ın kızı elif'i gördüm. kıvırcık saçları ve büyük gözleri ile çoğu insanın sabahları takınamacağı bir pozitiflikle gülümsüyordu. suratı sivilceli fakat güzeldi. genellikle baş selamım ile geçiştirdiğim ritüelimizi o gün "günaydın" diyerek bozdum. "günaydın ozan bey" diye karşılık verdi. bazen insanların kısacık bir "günaydın" kelimesinden konuşmanın devam etmesini istediğini anlarsınız, ben de bu havayı sezdim. "nasılsınız elif hanım? hastanede her şey yolunda mı?" diye sordum. elif biraz şaşırmış havayla "teşekkür ederim ozan bey, evet her şey yolunda" diye karşılık verdi. bir süre ben evin kapısında o da binanın kapısında dikildik. "akşam işin yoksa bir şeyler içmeye gidelim mi?" diye sordum. "tamam" diye karşılık verdi. cinnah caddesindeki benim sürekli gittiğim kırık plak birahanesinde buluşmaya karar verdik, akşam saat 7'de.

yolda yürürken ikinci sigaramın sonuna geldiğimde iş yerimin olduğu binayı görebiliyordum. sigarayı yere atıp üzerine bastım, bu hareketi yapmaktan gurur duymuyordum fakat o yıllarda sigara içmek ve yere çöp atmak sosyal olarak daha kabul edilebilir bir şey idi. -kısacık zamanlarda bile insanların günlük alışkanlıkları bu kadar hızlı şekilde evrilirken neden insanoğlu'nun maymunlar ve orangutanlar ile aynı atadan gelebileceği hususunda bu kadar hassas oluyorlar onu da anlayabilmiş değilim.- köhne asansöre bindim; 3. kat 7 numara; içerisi sigara dumanından geçilmeyen gazete büromuz. radyoda ferdi tayfur çalıyor, saim abimiz var, fularlı, şık giyinimli, modern alternatif halk kültürüne bir o kadar yakın, ama her şampanyayı ve şarabı da tanıyor.

- günaydın saim abi
- günaydın ozancığım
- ilaçlarını ihmal etmiyorsun değil mi?

kolormatik gözlüklerinin üstünden bana bakarak "ozancığım, hiç ölmeye niyetim yok, şimdi zaten zor zamanlar içerisinde bu kadar kötü şeylerle yüzleştik, tam her şey rayına girecek derken öleceğim ha? hiç işim olmaz" diye şakacı bir tavırla cevap verdi. gülümsedim, o da "aldım aldım, asıl sen beni bırak da kendine bak, 30 yaşına geldin hala kendine göre birisini bulup bir evlilik yapıp çocuk sahibi olmadın, ben yapacağımı yaptım artık" dedi. "ne işim olur saim abi öyle şeylerle" diye geçiştirdim. iyi adamdır saim abi, 1973'te TKP 'nin yayımlanan üçüncü programının metninde ciddi emeği geçmiş politika ile bağını koparmamış, gazetemizde ise görüşlerinden ötürü pek sevilmeyen bir abimizdi.

çayımı aldım, çalışma masama oturdum, yazılarımı çıkardım ve dizgiden önce son defa gözden geçirirken telefonum çaldı, ahizeyi kaldırığımda sekreteryadaki yeni işe başlayan kızın sesini duydum, "ozan bey size telefon var, kim olduğunu söylemedi".

- alo
- ozan sen misin?
- evet buyrun
- akşam 6'da, gazeteden çıkar çıkmaz konur sokak 14 numaranın önünde bizi bekle, sana bir paket getireceğiz.
- kimsiniz?

ve telefon kapandı.


öldüreceğim kişiyi genellikle eylül aylarının sonunda seçerim, aralık'ta öldürürüm. hepsinin ojeli tırnaklarından birer tanesini söküp alır annemin mezarına bırakırım. akşamları viski içerken rastgele bir bwv açıp kantat dinlerim. genellikle çoğunun kaçıncı kantat olduğunu ezbere bilirim. arabesk müzik fazla dinlemem, çok sigara içerim. gazetede işimi yapar paramı alırım. kibar yemek yerim, kibar konuşurum. sizinle konuşurken size ne söyletmek istiyorsam genellikle onu söyletirim. er ya da geç genellikle istediğimi yaptırtırım. çok güzel sevişirim, çok güzel italyanca ve ingilizce konuşurum. makine mühendisiyim, fakat o mesleği icra etmek istemediğim için yapmıyorum.

sağlıklı beslenirim, spor yaparım.

alman edebiyatına hakimim.

ben hayat ile arama mesafe koymaya karar vereli çok oldu, ruhum kendi içine çöken bir yıldız gibi kendini yok ediyor, fakat bedenen muhteşem birini yaşıyorum.




.... devam edecek ....

Wednesday, April 15, 2020

çiçek

bir kucak papatya ile gittim yanına,
beni gördüğünde, hiç kimseye koşmadığı gibi bana koştu,
ben de hiç kimseye sarılmadığım gibi ona sarıldım,

bir kucak papatya verdim,
yüzünde de bir sürü gül açtırdım.

giderken çiçeği,
bir de yüzünde morlukları vardı.