yıllar evvelinde bir iş seyahatine gittiğim diyarbakır havalimanında, anneme götürmek üzere hazırlattığım tatlılardan fıstıklı olanından bir parça alıp ağzıma attım. herkes bana baktı, meğer, ben ramazan olduğunu unutmuşum, o an hatırladım.
sonra bir de kaymaklısından yedim.
yanımdaki kadın, ben yedikçe “cıkcıkcık” sesleri çıkarıp yadırgar bakışlar atıyordu. benim, tatlıyı yedikçe yiyesim geliyordu. elim bir ara cevizli olanlara gittiğinde, kendi kendime “bir de çay olsa nasıl gömülür köftehor” diye düşündüm. yandaki büfeden bir çay aldım. artık birer parça değil, kutu açık vaziyette bam güm gömüyordum tatlıyı. kutuya sıvanmış kaymağı, tatlının ucuyla sıyırırken, çevrede vatandaşlar beni huzursuz şekilde izliyordu. bir ara içlerinden birisi “ayıptır, edep ya hu” diye söylendi. çevremde birden bire halka oluşmaya başladı. kalabalık git gide artıyordu, ben kadayıfları bitirmiş bülbül yuvasını boğmaya başlamıştım.
uçağın anonsu yapılmıştı, ama umrumda değildi, artık büsbütün, herkesin yuhlamaları arasında tatlıları yiyordum.uçak kaçtı, insanlar bana bozuk para, ellerindeki çöp, su şişesi vb fırlatmaya başladılar.
içim o kadar sıkılmıştı ki, kendimi durduramıyor, coştukça coşuyordum.
tam bir kaos hakimdi diyarbakır havalimanına.
bir an, üstümdeki takım elbisenin arkasında bir hareketlenme farkettim. sırtımdan çıkan bir şeyler ceketimi yırtmaya başlamıştı. kanattı bunlar, herkes “adama bakın, kanatlanıyor” diye bağırmaya ve kaçmaya başladı. şöbiyet kutuları bir tarafa, ben bir tarafa savruldum.
2014, eylül günü, diyarbakır havalimanından kanatlarımla ayrıldım.
richard’ın damadı,
tunalı hilmi caddesi, ekim 2020.